Blog


“Ben” i Tanımanın İzinde: İçimizdeki Ebeveyn, Yetişkin ve Çocuk

“Gökyüzü gibi bir şey bu çocukluk, hiçbir yere gitmiyor”

Edip Cansever


Esneklik, duruma ve zamana uygun seçimler yapmak, değişime ayak uydurmak ve adaptasyon günümüzün önemli yetkinlikleri arasında. Dünya değişiyor değişmesine ve bu değişimi son zamanlarda daha hızlı deneyimliyoruz ama içimizde de durmadan değişip dönüşen bir hayat var. Bir an çok mantıklı ve çözüm odaklıyken, aniden aldığımız bir haber ile savunmacı ve saldırgan ya da ürkek ve güvensiz moda geçebiliyoruz. Bazen bu geçişleri o kadar hızlı deneyimliyoruz ki içimizdeki çılgın DJ’ in hızı ve dengesi bizi şaşırtabiliyor. Ben-Dünya-Başkaları üçgeninde, “ben” ile ilgili değişimi diğer ikisine uygun ama bütünlüğümüzü koruyarak ve kendimize hizmet edecek şekilde gerçekleştirmek için Transaksiyonel Analiz (TA) bize güzel bir ayna tutuyor.

Transaksiyonel analizin kurucusu Eric Berne’e göre hepimiz kaç yaşında olduğumuzdan bağımsız şekilde içimizde ebeveyn, çocuk ve yetişkin olmak üzere üç ayrı benlik barındırır; bu benlik ya da ego durumları arasında geçişler yaparız. Varoluşumuzun başlangıcından itibaren tüm yaşantılarımız ilgili benlik durumumuza kaydedilir ve ömür boyu kullanılmak üzere alet çantamızda yerini alır. Biri diğerinden daha üstün olmayan benlik durumlarımız koşula ve zamana uygun seçildiğinde bize farklı şekillerde hizmet eder ve her biri kendine has kelime dağarcığı, ses tonu, yüz ifadeleri ve beden dili ile başkalarına da görünür olan farklı bir enerjinin temsilidir.

Ebeveyn benlik durumu, bizi yetiştiren ebeveyn ve otorite figürlerinde gözlemleyip yeterli sorgulama kapasitesi olmayan çocuk aklımızla içselleştirdiğimiz davranışlardan oluşur. Hayatta kalmak için onlara bağlı olan bir çocuğun gözünde dünyadaki en önemli varlıklar olan ebeveyn figürlerinden gelen tüm mesajlar koşulsuz doğru olarak ebeveyn benlik durumuna kaydedilir. Düşüp ağladığımızda annemizin bize şefkatle sarılması, eve geç geldiğimizde işittiğimiz azar, “insanlara güven olmaz”, “hırsızlık yapmak kötüdür” gibi bizi yetiştirenlerin tüm değer yargıları “dünya nasıl bir yer”, “işler nasıl yapılır” ve “ben nasıl olmalıyım” sorularının cevabı niteliğinde daima kayıt halindeki belleğimizin “ebeveyninde” yerini alır.

Koruyucu olduğunda şefkatli, nazik, destekleyen ve cesaret veren içimizdeki ebeveyn; eleştirel olduğunda alaycı, sert, genelleyici ve emir kipiyle üst tondan konuşan hali ile tanınabilir. Bu noktada ebeveyn benliğinde güven, destekleyici, cesaretlendirici unsurlar olan bir yönetici, iş ortamında inisiyatif verme ve yeni şeyler deneme konusunda açık olabilecekken; eleştirel ebeveyni baskın bir yönetici tersi bir tutum sergileyebilir.

Çocuk benlik durumu, ebeveyn ve otorite figürlerinin bize karşı davranışlarına verdiğimiz yanıtlarla ilgili iç yaşantımızın, çocukluk döneminde dil dağarcığı henüz gelişmediği için de çoğunlukla o an yaşadığımız duyguların bir bütünüdür. Misal: uyarılmasına rağmen topu atıp camı kıran çocuğun annesinden aldığı tepki çocuğun “ebeveyn benliğine” kaydedilip, bu tip durumlarda nasıl davranılacağıyla ilgili bir referans noktası yaratırken; gösterilen tepki karşısında çocuğun yaşadığı duygular onun “çocuk benliğinde” yerini alır. Böyle bir durumda bağırıp cezalandırılan çocuk değersizlik duygusu yaşamışsa çocuk benliğine bu şekilde kaydolup yıllar sonra hata yaptığı zamanlarda değersizlik duygusuyla karşılaşabilir ya da kendisi otorite figürü olduğunda gördüğü hatalar karşısında öğrendiği yoldan gitmeyi, yani bağırıp cezalandırmayı seçebilir.

Dünyayı keşfetmeye çalışan içimizdeki çocuk ilk günkü gibi spontan, yaratıcı, oyuncu ve meraklı tarafımızdır; öte yandan güvensiz, utangaç, itaatkar ya da bencil olduğumuz ve duygusal kontrolü sağlayamadığımız zamanlarda da çocuk benliğimiz iş başındadır.

Ebeveyn ve çocuk benliğimiz geçmiş yaşantıları bozuk plak gibi çalarken bugünümüzü nasıl deneyimleyeceğiz, hem nerede bizim seçme özgürlüğümüz (!) dediğinizi duyar gibiyim. İşte tam da bu noktada Yetişkin benliğimiz imdadımıza koşuyor ve bizi olasılıkları değerlendirip uygun yanıtlar vermek üzere “şimdi ve burada” ya çıpalıyor. Yetişkin benliğimiz bizim rasyonel, veri toplayan, koşulları akıl süzgecinden geçirip duruma uygun çözümler üreten tarafımız. Orada “ne yapayım elimde değil!” dediğiniz hiçbir şey yok, kontrolü ve sorumluluğu alıp gerekeni yapıyor. Onu araştırmacı, sakin, tetikte ve düşünceli halinden tanıyabilirsiniz. Zor bir iş gününün ardından içinizdeki çocuk kocaman çanak bir dondurma isterken içinizdeki ebeveyn onu kırıcı sözlerle eleştiriyorsa her ikisine de “sakin ol şampiyon” diyerek sahneye Yetişkini çağırabilirsiniz. Ve belki sonra kendinize şu kritik soruyu sorarsınız: “şimdi ve burada gerçek ihtiyacım nedir?”

Bu noktada bir iyi bir de kötü haberim var. Kötü haber şu ki geçmiş yaşantılarımızın ürünü olan ebeveyn ve çocuk benliklerimiz otomatik pilotta çalışıp baskı ve stres anında davetsiz misafirler olarak kontrolü ele alabilirler. Çok önemli bir proje sunumunda içinizdeki utangaç çocuk dilinizin tutulmasını sağlayabilir ya da içinizdeki müşkülpesent ebeveyn her şeye kusur bulup hem size hem de çevrenizdekilere zor anlar yaşatabilir. Bu durumda yetişkin benliğimizin kontrolü ele alması için onu sahneye bilinçli şekilde bizim çağırmamız gerekir.

Her bir benlik durumunun bize farklı şekillerde hizmet ettiğinden bahsetmiştim. Bu noktada iyi haber şu ki içimizdeki müziğe kulak verip hangi tondan çaldığını fark ettiğimiz sürece o an ve durum içinde ihtiyacımıza uygun benlik durumuna geçiş yapmak elimizdedir.  İş yerinde yeni bir projeyle ilgili fikir yürütürken ya da yeni şeyler öğrenirken çocuk benliğimizin meraklı ve yaratıcı enerjisinden ilham almak; sınırlarımızı çizip haklarımızı korurken ya da bir ekip arkadaşımızı yüreklendirip ona yardım ederken ebeveyni çağırmak; bir müşteri şikayetiyle ilgili çözüm ararken Yetişkinimizin şimdi ve burada rasyonel duruşundan faydalanmak, hepsi bizim elimizde…

Benlik durumlarımızı fark edip mevcut an içinde bize hizmet eden seçenekte kalabilmek için bir önemli adım da aralarında en çok hangisine sahnede yer verdiğimizin bilincinde olmak ve bu durumun artı ve eksilerini tartmak. Bu durumda elde edeceğiniz sonuç tüm bu benliklerin toplamındaki “ben” ile ilgili paha biçilmez farkındalıklara gebe olabilir. Kim bilir, belki de içinizde çalan müziği yeniden düzenlemenin zamanı gelmiştir, ne dersiniz?



Sezin Kızılkaya

İTÜ ARI Teknokent İnsan Kaynakları Yöneticisi


Daha İleri Okuma İçin:

Eric Berne, İnsanların Oynadığı Oyunlar, Koridor, 2019

Thomas A. Harris, Ben OK’im Sen Ok’sin, Okuyanus, 2020

Devamını Oku

Çalışma Deneyiminde Mutluluk için “Akış”a Yer Açmak

İşini sevmek bireysel mutluluk ve esenliğin en önemli kaynaklarından biri. Diğer meşguliyetlerimiz arasında gün içinde ayırdığımız süre düşünüldüğünde mutluluğun bugün yaptığımız işten haz almaktan geçtiğini söylemek abartılı olmaz. İngiliz şair David Whyte’ın dediği gibi “iş, benliğin dünya ile buluştuğu yer” ve bu buluşma noktasında anlam ve tatmin bulmak yaşamdan aldığımız mutluluk ve doyum üzerinde oldukça etkili.

İşle ilişkimizi fiziksel koşullar, maddi ve manevi getiriler, iş yerinde sosyalleşme olanakları vb. konular etkiliyor, peki ya aynı koşullar altında çalışmasına rağmen insanların işten aldıkları tatmin ve mutluluk düzeylerinin farklı olması nasıl açıklanabilir? Beklentiler ile mevcut arasındaki mesafe ve hayatın diğer alanlarındaki mutluluk düzeyimiz işteki ruh halimiz üzerinde tabi ki etkili; peki ya tüm diğer değişkenler sabit kaldığında oluşan fark nasıl açıklanabilir? İşini sanatçı titizliğiyle, nakış işler gibi özenle ve mutlulukla yapan bir künefe ustasını diğer meslektaşlarından ayıran şey ne?

Araştırmalar insanların yaş, cinsiyet ve eğitimden bağımsız olarak yaptıkları işten derin bir haz duydukları anda bir enerjiyle sürüklenircesine o işe kendilerini kaptırdıklarını gösteriyor. Beyin cerrahı, kaya tırmanıcısı ya da bir balet olsun, sürükleyici bir kitap okur gibi kendini işine kaptıranların yaşadığı bu “akış” deneyimi Macar Psikolog Mihaly Csikszentmihalyi’nin önemli bir çalışma konusu.

Csikszentmihalyi’ye göre çalışırken kendimizi unuttuğumuz “akış” deneyiminin bileşenlerinden biri işin tüm adımlarına hâkim olmak ve nihai hedef yerine bu adımlara odaklanmak. Bir satış temsilcisi müşteri görüşmesinde onun ihtiyaç ve talepleri yerine yıl sonunda kazanacağı prime odaklandığında akış yaşayamadığı gibi performansında da büyük bir düşüş olacaktır. Anda kalmayı, andaki deneyimi layıkıyla gerçekleştirmeyi hatırlatan bu unsur, deneyimin sonucuna değil kendisine odaklanan farkındalıklı bir çalışma şeklini işaret ediyor.

Akışın diğer bir bileşeni ise kişinin becerileri ve işin zorluğu arasındaki uyum ve denge. Csikszentmihalyi, akış yaratan işin kişinin yeteneklerini zorlayacak, onu bilişsel, duygusal, sosyal açıdan geliştirecek; ancak tüketmeyecek komplekslikte olması gerektiğini söylüyor. Kişinin becerilerinin çok altında kalan bir iş onun sıkılmasını sağlarken, çok üstündeki bir iş ise vazgeçip uzaklaşmasına, ilgisini yitirmesine sebep olabiliyor. Şüphesiz ki yeteneklerimizi, güçlü yönlerimizi etkili kullanabildiğimiz fırsatlar bize varoluşumuzun anlamlı olduğunu hatırlatıyor ve bu sayede bütünün parçası olduğumuzu duyumsayıp tamamlanmış hissediyoruz.

Konsantrasyon ve derin dikkat, akışın bir başka önemli bileşeni: Csikszentmihalyi, derin konsantrasyon anında benlik ile eylem arasındaki ayrımın ortadan kalktığını, eylemle bütünleşildiğini ifade ediyor. Bir nevi “yapma” halinden, “olma” haline geçiş gibi, egonun ortadan kalktığı kişinin kendini unuttuğu ve eylemle bütünleştiği bu deneyimde asıl ilginç olansa kişinin daha büyük özsaygıyla ortaya çıkışı. Öyle ki yapılan çalışmalar daha fazla akış deneyimi yaşayanların genel anlamda daha fazla özgüven sahibi olduğunu gösteriyor. Bir manada özgüven kazanmanın yolu egolarını kenara bırakıp daha büyük bir amaç için çalışmaktan geçiyor.

Akış deneyiminin içindeki dikkati yoğunlaştırma ve konsantrasyonla ilgili bir başka önemli konu ise insanoğlu olarak “multi-tasking”e elverişli olmamamız. Csikszentmihalyi, sınırlı bir zihinsel kaynak olan dikkatimizi yeni beceriler, anılar biriktirmemize ve düşüncelerimizde değişiklik yaşamımıza yetecek süre boyunca bir şeye odaklamadığımız sürece psikolojik sermayemizden harcadığımızı söylüyor. Yani gün boyu dikkatimizi hiçbir şeye tam olarak vermeden, aynı anda birden fazla isle ilgilendiğimizde sınırlı bir zihinsel enerjimizi harcıyor ama yerine anlamlı ve kalıcı bir değer almıyoruz. Psikolojik sermayemizi artırmamızın yolu ise daha fazla akış deneyimi yaşamaktan geçiyor.

Psikolojik sermaye ve özgüveni artıran “akış” deneyimine iş ortamında daha fazla yer açmak için liderlerin ve iş insanlarının yapacağı çok şey var. Bizim kendi payımıza yapabileceklerimiz ise zamanımızı elimizden geldiğince aynı anda tek bir işe konsantre olacak şekilde düzenlemek, nihai sonuçlara değil iş adımlarında mükemmelliğe odaklanmak, yeteneklerimizi zorlayıp gelişimimize katkıda bulunacak fırsatların peşinden gitmek ve anlık keyifler yerine, akışta olduğumuz deneyimlerimizi fark edip onlara ve daha nicelerine hayatımızda alan açmak olabilir.